1877-1878 Rus-Türk Savaşı, Doğu Anadolu’da dönüm noktası oldu. Bu savaşın etkisi hem Müslümanlar hem de Hristiyanlar üzerinde çok belirgindi. Ermeniler arasında, Hristiyan bir yönetim altında yaşamak, hatta mümkünse bağımsızlık kazanmak emelleri arttı. Ermenilerin, kendi toprakları saydığı, Kars-Ardahan bölgesi Osmanlıların elinden çıkıp Ruslara geçmiş; geriye kalan Ermeni yerleşkelerinin de Rusların eline geçme olasılığı belirmişti. Aynı zamanda Doğu Anadolu’daki Osmanlı otoritesinin kontrolü gittikçe bozulmaktaydı. Bu durum, Doğu’daki güç dengelerini sarsan savaşın doğurduğu sonuçtu. Zaten yoksullaşmış olan Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’daki gelir getiren vilayetlerini de kaybettiği için Doğu’nun güvenliğini temin edecek parasal kaynak bulamaz hale düşmüştü. Halkın güvenliğini temin eden asker ve jandarmaların çoğu da savaşta can vermişlerdi.
Osmanlı hükümetine, Anadolu’nun doğusunu ve güneydoğusunu korumak iyi günde bile zor geliyordu. İyi günlerde göçebe Kürtlerin tehdit ettiği bölgeleri, kendi jandarma ve askerî güçleriyle koruyabiliyorlardı. İç kriz olduğunda ve bilhassa Ruslarla savaşa girildiğinde ise, Osmanlı güçleri göreve çağrılıyordu ve bu durumlarda sivil halk az veya çok, Kürtlerin baskınına ve gaspına maruz kalıyordu. Osmanlı askerlerinin Doğu Bölgelerinden çekilip, 1877-1878 Savaşı’nda çarpışmak için cepheye gönderilmesiyle, Osmanlı yönetiminin Doğu’daki otoritesi yok olmaya başladı.
Sadece Ermeni halkın dertleriyle ilgilenen, Erzurum’daki İngiliz Konsolosu Zohrab bile devamlı bölgedeki koşulların yetersizliğinden dert yanmıştır. Layard’a göderdiği 3 Ocak 1877 tarihli mesajından anladığımıza göre Zohrab, Erzurum’daki Osmanlı Valisine yazdığı bir mesajına açık ve samimi cevap almıştır:
Samih Paşa, bana samimiyetle, Bitlis’e gönderecek askeri olmadığını söyledi. Eğer Kürtlerin musallat olduğu her kasabaya asker gönderirse sınırı, garnizonu ve kaleyi koruyacak askerinin kalmayacağını söyledi...
Bitlis gibi büyük kasabalarda bile Kürtler meydanı boş buldular. 1877’de Bitlis’te, Motkanlı Kürtleri hapishaneye yürüyüp, bir Ermeni’yi öldürdüğü için asılmayı bekleyen kendi aşiret üyelerinden birisini serbest bıraktılar. Eğer başka bir Kürt aşireti imdada yetişmeseydi, kasabanın tüm halkını da yağmalayabilirlerdi. O aşiret ise kendi el ürünlerini şehirli tüccarlara satabildikleri tek kasaba burası olduğu için yardıma gelmişti.
Aşiret Kürtleri dağlarda çok iyi saklanan, silahlı ve çabuk yer değiştiren güçlerdi. Osmanlı’nın yargısal yetki alanları arasında kolaylıkla yer değiştiriyorlar, hatta sınır ötesine ve İran’a geçiyorlardı. Sonraları, yani Birinci Dünya Savaşı sonrasında, uçak ve modern askerî silahlarla donanmış olan İngilizler bile Kuzey Irak’a yerleştiklerinde, Kürtleri bastırmayı neredeyse imkânsız buldular.
İngiltere Konsolosu Trotter’ın savaştan hemen sonra tasvir ettiği, 1877-1878 Harbi süresince ve sonrasında Midyat bölgesinde yaşananlar, Doğu Anadolu’nun tümündeki duruma örnek teşkil eder niteliktedir. Konsolos Trotter’ın Malet’e, Diyarbakır’dan 22 Mart 1879’da yazdığına göre Osmanlı Devleti savaş öncesinde, Kürt aşiret reislerini kontrol altında tutabilmişti. Fakat savaş sırasında, düzenli güçler cepheye gönderildiği için, asayişi sağlamak imkânları kalmamıştı.
İngiltere’nin İstanbul’daki Büyükelçisi Layard, Salisbury’ye 30 Ekim 1878’de doğru bir teşhisle, “Rusya’nın hâlâ devam eden tehditkâr davranışı” karşısında, devlet hazinesi yine savunmaya ayrılacağından, Osmanlı hükümetinin durumu düzeltmesinin ümitsizliğini belirtti. Ruslar topraklarını istila ederek Osmanlılara savaşlarda büyük zayiat verdirmeye devam ettikçe ve Osmanlıları güçlü ordu muhafaza etmeye zorladıkça, duruma pek bir çare bulunamazdı.
Biliotti’nin Darby’e, Trabzon’dan 25 Şubat 1878 tarihinde yolladığı rapora göre: Osmanlılar Harput yakınlarındaki Çemişkezek’te 1877-1878 Savaşı’na kadar, devamlı bir tabur asker tutarlardı. Savaş sırasında bunu yapamadılar. Sonuç olarak, Kürt aşiretler bölgeye girdiler ve köyleri, (bilhassa Ermeni köylerini) yağmaladılar.
Bunlara rağmen, Kürt soyguncuların tek hedefinin Ermeniler olduğunu düşünmek yanlış olur, çünkü onlar mağdurlarını etnisitelerine göre ayırt etmiyorlardı. Kürtleri incelemek üzere gönderilen bir İngiliz Konsolos ajanı Rassam’ın Layard’a Van’dan 15 Ekim 1877’de gönderdiği raporda yazdıkları şöyledir:
Gördüğüm ve duyduğum kadarıyla, Diyarbakır – Süleymaniye arasındaki dağlarda dolaşan Kürt aşiretleri kontrol edilemez haldeler. Vergi ödemeyi reddedip askerlik kanununa karşı geldikleri bir yana, canlarının istediği gibi yağmacılık ve katliam yapıyorlar ve kendilerine karşı gelmek cesaretini gösterenlerin de canını-malını kaybedeceği muhakkaktır. Fakat seyahatlerim sırasında birçok kez Kürtlerin soygunlarından, Hristiyanlar kadar Müslümanların da zarar gördüğünün dikkatimi çektiğini söylemeden geçemeyeceğim. Diyarbakır-Muş arasındaki dağlarda bulunan Ruşkutan, Şeyh Dodan, Sasun ve Muktu aşiretleri Hristiyan veya Müslüman ayırt etmiyorlar ve ben Diyarbakır’ın Paşalık bölgesindeyken, bu hırsızlar tarafından en az üç tane Müslüman ağa, malları uğruna öldürüldüler.
Görülen o ki, Kürtler fakirler yerine, zenginlerde buldukları ganimetleri tercih ediyorlar ve güçsüzlere saldırıyorlardı. Ermeni toplumunun diğerlerine kıyasla daha zengin olması, onların daha çok hedefte olmasının nedenini izah edebilir.
1880’lerden önce, Kürt aşiretleri Osmanlı toplumunun güvenliği konusunda Ermenilerden çok daha fazla askerî tehdit oluştururlardı. Holmes’in Redcliff’e 7 Kasım 1854 günü Diyarbakır’dan gönderdiği mesaja göre Kırım Savaşı sırasında, bir Kürt aşiret reisi Ruslara karşı savaşmak için Musul vilayetinden asker toplamaya gönüllü oldu. Adamlarına ödemek ve onları giyindirmek için kendisine 50.000 kuruş tahsis edildi. Ancak, bu 1,500 kişilik kuvvet bir araya geldiğinde, baş kaldırıp Cizre’deki Osmanlı hükümet yetkililerine hücum ettiler ve bölgeyi haraca kestiler. İsyanları savaş bitene kadar bastırılamadı. Biliotti’nin Layard’a 25 Ekim 1878’de Trabzon’dan gönderdiği rapora göre 1877-1878 Savaşı sırasında, Dersim Kürtleri de isyan ettiler.
1879’da Kürt isyanları tüm Güneydoğu Anadolu sathına yayılmıştı ve son Rus Savaşı’ndan yorgun çıkmış olan imparatorluğa tehdit oluşturuyorlardı. İsyancılar, kendi aşiret mensuplarından başkasına pek sadakat göstermiyorlardı. Trotter’ın Layard’a 19 Eylül 1879’da Erzurum’dan gönderdiği rapora göre isyancıların yerle bir ettiği köyler çoğunlukla Sultan’a bağlı olan veya rakip aşiretlere bağlı olan Kürt köyleriydi. Hatta Trotter’ın Salisbury’ye Diyarbakır’dan 3 ve 17 Mart 1879 günlerinde yolladığı raporlara göre 1879’da Güneydoğu’daki kıtlık bölgelerine nehir yoluyla sallar üstünde gönderilen yiyeceği de yağmalayarak, bu buğdayın gönderildiği Kürtler arasında, sayılamayacak kadar çok Kürt’ün açlıktan ölmesine sebep olmuşlardı.
Osmanlılar, sadık Kürt aşiretlerin yardımıyla, her seferinde askerî yönden Kürt yağmacıları alt etmeyi başardılar. Bunu Trotter’in Erzurum’dan Layard’a gönderdiği 2 Ekim 1879 tarihli raporu da doğrulamaktadır. Oysa Ermeniler isyan ettiği zaman, Avrupa’nın baskısı yüzünden, Osmanlılar güç kullanmaktan men edildiler. Hatta Osmanlıların, Ermeni isyancıları hapse atmasından şikâyetçi olan Avrupalılar, Kürt aşiretlerine karşı yeterince güç kullanılmadığından devamlı şikâyet etmişlerdi.
Sadece Müslümanların hırsızlık yaptığı ve toplumun huzurunu bozduğunu düşünmek abes olur. İngiltere Konsolosu Biliotti, 1879’da yaptığı bir araştırma gezisi raporunda, Ermenilerin Müslümanlara saldırdığının bilinmedik bir olay olmadığından söz eder. Bilhassa Zeytun’daki Ermeni toplumu yağmacılığıyla tanınıyordu.