Loading...

Çerkezlerin Kafkasya’dan Sürülmesi

Batı ve Kuzey Kafkasya’yı kendilerine sadık Hristiyan toprakları haline getirmek isteyen Rusların iştahını kabartan, aslında, Çerkezlerin verimli topraklarıydı.  Ruslar Çerkezlerin yurtlarında barınmasını imkânsız kılan bir baskı ve aşağılama politikası güttüler.  Köyleri yağmalandıktan sonra yok edildi.  Hayvan sürüleri ile yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan her şeyleri ellerinden alındı.  Daha sonra Kafkaslarda ve Balkanlarda da defalarca tekrarlanacak olan Rus yöntemi, klasik bir zorunlu göç sistemiydi; evleri ve tarlaları harap edip sahiplerini yıldırarak, onlara açlık veya kaçmaktan başka seçenek bırakmamaktı.

2013’te Bursa’da organize edilen Balkanlar ve Göç Sempozyumu Yayını, Sayfa 124’den

Konsolos Dickson’dan Russell’a, Sohumkale, 17 Mart 1864’de gönderilen rapora göre:

Subaşı Nehri kıyılarındaki [bir Çerkez aşireti olan] Abadzekhlerden 100 kişinin yaşadığı Tuba köyünün Rus askerî birliği tarafından ele geçirilmesinden sonra, kendiliğinden teslim olan yerli halkın hepsi Rus askerleri tarafından katledildiler.  Kurbanların arasında hamileliği ileri safhada olan iki kadın ve beş çocuk esir de vardı.  Söz konusu askerî birlik Kont Evdokimoff’un ordusuna mensuptur ve buraya Pshish Vadisinden geldiği söyleniyor. . .Rus askerlerinin kıyıdaki mevzileri sağlama almasından sonra, yerlilerin orada kalmasına hiçbir şart altında izin verilmezdi; sadece Kuban ovalarına gitmek veya Türkiye’ye göç etmek zorunda kalırlardı.

 

 

Dünya Savaşı Sırasında, Kuzey Kafkasya Halklarının Tarihî Araştırması, İstanbul, 1918, s. 10’da Kuzey Kafkasya’dan Türkiye’ye sığınan siyasî mültecilere Yardım Kuruluşu raporuna göre: “Çerkezler Karadeniz limanlarına neredeyse koyun gibi sürüldüler.  Ağır şartlar altında, çok can kaybı vererek, kendilerini Trabzon veya Samsun limanına götürecek Osmanlı gemilerinin gelmesini beklediler.

 

Çerkezlerin eski yurtları boş kalmıştı; sonradan buralara Slavik Rusya’dan getirilecek göçmenler yerleştirilecekti.  Konsolos Dickson’dan Russell’a, Sohumkale, 22 Şubat 1864’de gönderilen rapora göre: “Bu insanların kovulduğu sırada, Kafkasya topraklarında hiç kimseye rastlamadan bir gün boyunca yürüyebilmek mümkündü.”

 

Ruslar, amaçlarına erişmek için yaptıkları planları ve kullandıkları yöntemleri hiçbir zaman saklamadılar.  St. Petersburg’daki İngiltere Hükümeti Büyükelçisi Lord Napier’in 19 Mayıs 1864 tarihli raporuna göre; “Bu konuda Rusya’da dolaşan raporlarda vicdanî sorumluluk değil sevinç ifadesi var. . . Rusların Çerkez aşiretlerini teslim almaya hakları yoktu, hele onların özgürlüğünü ve mallarını ellerinden almaya hiç hakları yoktu. Burada çifte adaletsizlik işlenmiştir.”

 

Yerlerinden yurtlarından edilen diğer Kafkasyalılar gibi Çerkezlerin de baş düşmanı açlığın getirdiği hastalıklar oldu.  Çerkezler, Rusların kontrolündeki limanlarda, kelimenin tam anlamıyla gemilere istif edilmişlerdi.  Onlara ne yardım ne de ihtiyaç malzemesi verilmişti.  Çerkezlerin gemilere binmesi sırasında Rusların yardımcı olmak istemediğine dair Lord Napier’in raporu vardır.  Böylece ilk ulaştıkları Osmanlı limanı olan Trabzon’a vardıklarında, birçokları çiçek, tifüs ve iskorbütten kırıldılar.

 

 

Konsolos Stevens’dan Erskine’ye ve Russell’a defaatle gönderilen raporlara göre, 1863’ün kış aylarında Trabzon’da her gün 20-50 Çerkez ölüyordu.  Bir sonraki baharın en kötü döneminde ise, ölenlerin sayısı günde 500’e çıktı.  Sadece Trabzon’da ölen Çerkezlerin sayısı, 30.000’i bulmuştur.  Samsun ve Sinop gibi başka limanlara ayak basanlar arasında da benzer şekilde yüksek ölüm oranı görüldü.  Göçün yoğun olduğu günlerde Samsun limanına ulaşan mülteciler arasındaki ölüm sayısı günde 50’ydi.  Osmanlı İmparatorluğu, Çerkezlerin zorunlu göçüne, hazırlıksız yakalanmıştı. 

 

Konsolos Bulwer’in Russell’a İstanbul’dan gönderdiği 3 Mayıs 1864 tarihli rapora göre: İmparatorluk içindeki sağlık koşulları, normal şartlarda bile iyi sayılmazdı ve ülkedeki genel yoksulluk ortamı, yardım parası ödenmesiyle malzeme sağlanmasını neredeyse imkânsız kılıyordu.

 

Osmanlıların, mevcut birkaç doktorlarını ve ellerindeki kısıtlı sağlık malzemesini yollamaktan başka yapabilecekleri bir şey yoktu.  Zaten o yıllarda, tifüs ve çiçek hastalığının tedavisi geliştirilmemişti.  Tek kurtuluş yolu, sığınmacıları Karadeniz kıyılarındaki kamplardan alıp ülke sathına yaymaktı.  Çerkezlerin arasındaki yüksek ölüm oranı Karadeniz kıyılarından ayrılıp iç bölgelere yerleştirilmelerinden sonra da azalmadan devam etti.  Kayıtlara göre, gemilerde oluşan hastalıktan ölüm oranları, nakledilen nüfusun üçte biri veya bazen daha da fazlasına ulaşmıştı.

 

Konsolos Dickson’un Stuart’a İstanbul’dan gönderdiği 9 Ekim 1864 tarihli rapora göre: “Kıbrıs’a gönderilmek üzere Samsun’dan vapura bindirilen 2.718 Çerkez’ten 202’si Samsun-İstanbul arasındaki yolda öldü.  Geriye kalanların 528’i İstanbul’da kıyıya indi ve Kıbrıs’a doğru yola devam eden 1.988 kişiden 637’si daha yolda öldü.”  30 Ekim 1864 tarihli raporunda ise “Kıbrıs adasına ayak basanların yarıdan çoğunun ölümle pençeleştiği, hatta günlük ölüm oranının 30-50 kişi arasında değiştiği” anlatılıyordu.

 

 

Çerkezler Trabzon’a beraberlerinde tifüs de getirmişlerdi.  Stevens’ın 15 Nisan 1864 tarihli raporuna göre “Erzurum o kadar tehlike arz etti ki yerli halk bir süreliğine şehri boşaltıp kaçtı.”  Bu yüzden, ticaret tamamen durdu ve ekmek bulunamaz oldu.  18 Mayıs 1864’de yazdıklarına göre ise: “Çerkezlerden bulaşan tifüs ve çiçek hastalığından kaçmak için fırıncıların imalathanelerini kapatıp şehri terk etmesi üzerine, Samsun’da normal zamandan daha az ekmek üretilmeye başlanmıştı.

 

Çerkezlerin iskân edildiği her yerde, yerli Müslüman halk arasında da benzer şekilde yüksek oranda ölümler görüldü.  Mülteciler önceleri, hep bir arada kamplara veya resmi ve ticari binalara yerleştirilmişlerdi.  Sonradan kırsal bölgelere dağıtıldıklarında, kamplarda kaptıkları hastalıkları çevrelerine yaydılar.  Dickson’un Sturart’a İstanbul’dan gönderdiği 14 Aralık 1864 tarihli raporuna göre:

Haziran ayında, aralarında ishal ve tifüsün yaygın olduğu 2.000 Çerkez mülteci Uşak’a ulaştı.  Önceleri hanlara ve yerli halkın yoğunlukla yaşadığı yerlere yerleştirilmişlerdi, fakat sonradan şehrin kuzeydoğusundaki köylere dağıtıldılar.  Akabinde, yerli halk arasında ishalden şikâyetler baş gösterdi ve bunu tifüs vakaları takip etti.  Haziran’dan Kasım’a kadar geçen 6 ay içinde 600 Müslüman hastalandı ve hastalananların 200’ü öldü.  Aynı yer ve zaman içinde hastalanan 100 Hristiyan’dan ise sadece 20’si öldü.

 

Çerkezler Türkçe konuşmuyorlardı ve ana geçim kaynakları çiftçilik değildi.  Tatarlardan farklı olarak, dil bakımından yabancıydılar ve imparatorluğun dili ile âdetlerini öğrenmeleri gerekiyordu.  Bilhassa Balkanlarda ve Batı Anadolu’da verimli topraklar bağışlananlar olmak üzere, çoğu verimli yerleşik hayat kurdular.  Ancak, varlıklarını güçlükle sürdürebilecekleri topraklara yerleştirilenlerin yaşamlarını sürdürebilmesi zor oldu.  Çerkezlerin göçünün etkisi imparatorluğun her köşesindeki köylerde hissedildi.  Osmanlıların yeni gelenleri yerleştirecek yönetici kadrosu veya parası olmadığı için, Çerkezlere bakmak sorumluluğu yerel yöneticilerin omuzlarına yüklenmişti.  Yeni göçmenlere, yerli halk çalıştırılarak evler inşa edildi ve yine yerli halkın ekini göçmenlerle paylaştırıldı.